11 Kasım 2009 Çarşamba

tribal

eskiden zamanımı kullanma konusunda sıkıntılar yaşardım. mesela bakkala ekmek almaya giderken, televizyondaki en sevdiğim dizi olan ferfunde hanımları kaçırırdım. street fighter oynarken a tuşuna basardım fakat b tuşuna zaman ayıramazdım. o yüzden hiç zıplayamaz hep tekme atardım. uçan tekmelerim olmadı hiç. sınavlarda yazı yazmaktan kalemimi açamadım. hep küt kalemlerle koca koca yazılar yazdım.

siz de hem sevgilinize hem bilgisayar oyunlarına zaman ayıramıyor musunuz?

sevgiliniz sırf bu yüzden başınızın etini mi yiyor?

anneniz artık ona zaman ayırmadığınız için trip mi atıyor?!

kardeşiniz ne zamandır sinemaya da gitmedik be abi/abla mı diyor?

arkadaşlarınız uykulu hallerinizden mi şikayetçi?

yoksa ödevinizi yine mi yetiştiremediniz?

180 soruluk hayati testin 123.5 sorusuna yetişemediniz mi?

karşıdan karşıya geçerken yolun ortasında aniden kırmızı mı yanıyor?

akbil bastıktan sonra turnikeden geçene kadar akbilin süresi mi doluyor?

bıkmadınız mı bütün bunlardan? ben yazmaktan bıktım.

ama bakın!!11!111 hepsini yazmaya zaman ayırabildim!!!11!111!11!!1!!!!11

çünkü şimdi hepsi son buldu! artık atari veledleri gibi street fighter oynuyorum, hem de bi yandan 10 parmak klavye kullanarak! hem bilgisayar oynuyorum, hem de sevgilimi sinemaya götürüyorum. küçük kardeşim çok mutlu, çünkü 3 öğün sopa yiyor.

bunların hepsine hiç para vermeden, sadece yıldız teknik üniversitesi sayesinde sahip olabilirsiniz! üstelik sadece ücretsiz. yıldız teknik üniversitesi'nin uzman öğrenci işleri kadrosu sayesinde, artık herşeye zaman ayırabiliyorum! nasıl mı?

5 günlük vize programı,
5 güne 10 vize,
1 güne 3 vize,
+2 proje ve daha nicesi.

siz de yıldız'lı olun, siz de zamanınızı nasıl kullanacağınızı öğrenin. işte programın biricik üyelerinden harun katlıbel

önce:

sonra:
 


 paketler:
  • kafayı yemek istiyorum zaman paketi
  • beni fazla zorlama ama deli şeyler yapabiliyim paketi
  • kendimi kaybetmek istiyorum paketi
  • uçur beni hilmi paketi
  • tektuşlaheryerdeherzaman paketi

ayrıntılı bilgi için yıldız turizim acentelerine başvurabililililililililililililililililililililili..

07 Kasım 2009 Cumartesi

"bi lira abi" (mael'e açık mektup)

bundan baya bi sene öncesiydi. daha üniversiteye girmemiştim o zamanlar. level forumlarının parlak günleriydi, hani insanların forumda beni 35 yaşında iki çocuk babası sandığı vakitlerdi. kimi kekledilerdi o zaman hatırlamıyorum ama birileri yediydi bunu. yesin varsınlar.

soğuk bi kış günüydü, kar yağmıştı deli gibi. heryer kar içindeydi, taksim ise ayaklar altında ezilen karlar yüzünden buzlarla kaplıydı. 14 şubattı lan. sevgililer günü. progamer'ın çıktığı vakitler. her yere koşuşturup, her aktivitede boy gösterdiğimiz vakitler. ragnarok online vardı. ne bileyim, btg vardı. imza istiyolardı lan bizden. ne garipti. komikti de, güzeldi de.

14 şubatta sevgilimle buluşmayıp seninle buluştuydum ya. sonradan hep alay konusu oldu bu. hatta o gün birisi mesaj atmıştı bana "cali nerde biliyo musun" diye. "ne bileyim lan nerde" dediydim. zaten parmaklarım donuyodu, zemin de kaygandı. hemzemin olmamıza az kalmıştı.

ne günlerdi ekrem be. taksim'i bi aşağı bi yukarı dolaşıyoduk. "ben hamburger yemem, kebap yemem. hadi ne yiceğimizi sen seç" diyodun. eşşek kadar adamlardık ama ne yiceğimize karar veremiyoduk. sanki şimdi fark edicek. ne değişti lan. ha. ne değişti. hiç.

bi de taksim meydanında deli gibi gülerken kepçenin altında kalıyoduk az daha. kaçamadıydık da, yerler zaten kaygan. güle güle kepçenin altına doğru ilerlediydik. amma kastıydım kendimi kenara atayım diye.

ne güzel günlerdi. şimdi böyle gün içinde koştururken falan hiç aklıma gelmiyo tabi. ânı yaşıyo insan. ama sonra oturup düşününce, amma özlüyorum o günleri. hayır onu geçtim seni de özlüyorum be. 14 şubatta kalbimi çaldın. eşşek. ahahahahah.


mektubumu bi şiirlen bitiriyorum maelcan.

sevemedim ayrılığı gel
ne olursan ol gene gel
göbeeeni al da gel
öylegel.




dipnot. 5 dakkada çizdim bu kadar oldu.

04 Kasım 2009 Çarşamba

tentel

son zamanlarda insanlar görünüşüme pek bi takar oldu. nesi varsa artık. hemencecik "entel" damgasını yiyiveriyorum, hoş şikayetim yok. başkalarının etiketleriyle yaşamıyorum ama düşünmeden de edemiyo insan.  entel kitleye sesleniyorum, lütfen saç uzatıp sakal falan bırakmayın. insanları yanlış yönlendiriyosunuz. gerçekten.


o değil de, ben böyle kendime bakınca böyle bi guybrush threepwood görüyorum. halbuki insan benzetir mi kendini o kendini bilmez şaşkına. halbuki bak şematik olarak şöyle bişiyim yaklaşık olarak (bazı yerlerde uzunluklarda kabuller falan aldım, 19.5'i 20'ye yuvarladım falan. çok hesapkoliğim maşallah):





çok aceleye geldi gerçi. belden aşağısı bi garip. eller desen nanay falan ama. olsun. arkadaki çerçeve de neden var bilmiyorum, hoş gözüktü gözüme ama.


ne haftasonuydu ama. bursaya gittim, geldim. yolculuk falan filan bunları anlatmıycam da. ya. olayı guybrush threepwood'a bağlıycam ya, hayatın benimle bi alıp veremediği var. ciddi ciddi oturup bunu düşündüm. aslında oturamadım da pek.

herşey bi arkadaşımın arabasında başladı.

ben sürekli müzik dinleyen, ipod'unu yanından eksik etmeyen bi insanım. tabii arkadaşlarımla buluştuğumda onları dinlemeyi tercih ediyorum. o yüzden arkadaşın arabasına binince ipod'umu kulaklıklarımı falan arabanın kapısındaki göze bıraktım. sonra ayrılıcağımız zaman almayı unuttuğumdan dolayı ipod'um arkadaşımda kaldı. işin komik tarafı arabadan indikten 5 saniye falan sonra geldi aklıma ipod'un arabada kaldığı. neyse hadi dedim. ertesi gün de başka bi yere gitmem gerekiyo, yine de gidip ipod'umu alayım dedim. uzuuunca bi süre bursaya gidemicem çünkü. neyse. elimde bavulumla sırtımda çantamla gittim arkadaşın yanına, herşey iyi güzeldi de. durakta bekledik bi süre otobüs gelsin diye, sonra ilk gelen otobüse bindim ben. zaten oradan terminale bi tane otobüs vardı. meğersem yokmuş. bi tane daha varmış ve ben ona binmişim. otobüste de arkadaşımın bana verdiği dökümanları incelerken son durağa gelmişiz zaten. gecenin bi vakti yağmur altında kaldım öyle. bikaç otobüs değiştirmem gerekti terminale gidene kadar. pef. neyse artık.

sonra eve gidince ipod'umun kablosunun da bozulduğunu öğrendim. süper bi haftasonuydu doğrusu.

20 Ekim 2009 Salı

homesick

take me out tonight
where theres music and theres people
and they're young and alive
driving in your car
i never never want to go home
because i haven't got one
anymore


take me out tonight
because i want to see people
and i want to see life
driving in your car
oh, please don't drop me home
because it's not my home, it's their home,
and i'm welcome no more


and if a double-decker bus
crashes into us
to die by your side
is such a heavenly way to die
and if a ten-ton truck
kills the both of us
to die by your side
well, the pleasure,
the privilege is mine.

07 Ekim 2009 Çarşamba

muhafazakar teneke

bekleme salonunda sabırsızız. bir grup insan, bir de ben. mavi parkelerin eski güzel renklerinin içi geçmiş gibi, soluk ve tekinsiz sıralanıyorlar ayaklarımın altında. sanki birisine bile basınca zemin kayıp gidecekmiş gibi. çirkin geliyor işte parkeler gözüme.

bir kısım insanda bir panik, bir kısım insanda sakin bir bekleyiş var. biletimi almaya şeritlerin arasından kıvrıla kıvrıla gidiyorum, parkeler kaymıyor ama. ben bastıkça daha da sağlam bir şekilde tutunuyorlar, oldukları yere. "bir öğrenci" diyorum kadına, yüzüme bakıyor. ben de bakıyorum. "ee?" diyor. "neee?!" diyesim geliyor ama demiyorum. "cümlenin devamı var mı" diyor, yok sana devam falan. "hayır" diyorum. "devam edecekmişsin gibi geldi de" diyor, gülümsüyorum.

bir yandan da yağmur yağıyor, teneke binanın içine. konserve kutusuna benziyor zaten, ama sahibi düzensiz ve savurgan biraz. içindeki bizlerin bir kısmını yemiş, ama bölük pörçük sanki. herkes her yerde. ben tenekemin içindekileri böyle görsem yemekten vazgeçerdim doğrusu.

yağmur tenekede pıtır pıtır sesler çıkartıyor. işte hayatımız bu kadar, hayat yağarken tepemize korunaklı tenekemizde yaşamaya çalışıyoruz. bir adım atıyorum, iki adım atıyorum. kocaman bi damla "çöt" diye düşüyor başıma. "lan?!" diyorum, ama içimden. sonra yerlere bakınca fark ediyorum, bir sürü yerde sular birikmiş. sen kalk, korur beni diye koskocaman bi teneke yap kendine. sonra hiç ummadığın bi anda kocaman bi su damlası düşsün tepene. yerdeki ıslaklıklar da cabası. peh.

05 Ekim 2009 Pazartesi

destiny.infinity.eternity.

sonsuz mu, ölüm var mı
ay doğar mı gün dönmeden geceye

dağlardan, nehirlerden
yazdığımız şarkımızı söyle

bir kısır döngü, bir kumar belki
bir şevkatli dokunuş ömre bedel mi

bu yoksunluk, bu dargınlık,
bu yalnızlık acısı bir gün geçer mi

sonsuz mu, sıla var mı
sızım diner mi zaman dönmeden geriye

dilendiğimiz, sığındığımız
unuttuğumuz şarkımızı söyle



03 Ekim 2009 Cumartesi

münkesir-ül kalb

hayal kırıklığı denince ilk olarak aklıma longest journey geliyor nedense, yakın vakitte oynadığımdan değil de.. yıllar önce daha ilk demosunu oynadığım günlerden gözümün önüne gelen bir şey bu. oyunun daha en başında, april bir rüyada bulmuştu kendisini; yüksek bir yerde, kurumuş bir ağacın altını mekan edinmiş bir ejderhanın yuvasının hemen  yanında. arkadaki manzarada kara kara bulutlar yıldırım dansı yaparken görülüyordu. april ise yaklaşan fırtınaya bakıp ukala bir şekilde, "bu tarafa doğru bir fırtına geliyor. rüyalarımda hava bile çok boktan. içim ısındı doğrusu" dedi. halbuki bu daha başlangıçtı onun için.





her hayal kırıklığında, kırılan parçaları bir yere yapıştırsam ya da saklasam.. mesela çantama atsam her bir parçayı teker teker. o küçücük, minicik, en titiz gözlerin dahi zor seçtiği tanecikler birikse de birikse.. damlaya damlaya göl olsalar, damladıkları taşları delseler geçseler.. merak ediyorum, acaba ömrümün sonunda ne kadar büyük olurdu birbirlerine musallat olan kırıklıklar. nasıl da konuşurlardı hep bir ağızdan:

"senden önce ben geldim buraya kuzum!",
"ama ben daha çok süründürdüm, sen ne diyorsun.",
"bak şu konuşanlara! sizi daha şimdiden unuttu ama ben yıllardır hala aklındayım.",
"sen de kabak tadı vermişsin be!",
"sus",
"asıl sen sus tospaa!"

...


herkesin hayal kırıklıkları var kendince; kimi zaman istekleri yerine gelmeyince kırılır insanlar, kimi zaman hiç ummadıkları birisi bir çelme taktı diye kırılırlar. ama hepsinde "beklenmedik" bir durum söz konusudur, kimse işlerin istediği gibi gitmeyeceğini ya da sevdiklerinden kazık yiyeceklerini düşünmez. zaten düşünse işin sürprizi kaçar! kalır mı hayal kırıklığı ondan sonra. sonu bilinen bir film gibi olur. hoş, bazı hayal kırıklıkları da kült filmler gibidir. insan durup durup tekrar izler; aynı sahnelerde yeniden korkar, üzülür ya da her neyse.

her hayal kırıklığı mühim sahibine. en küçüğünden en büyüğüne, sahibi nasıl bakıp büyüttüyse işte o kadar önemlidir. o yüzden herkes eşittir bu konuda, hayal kırıklığı hayal kırıklığıdır. azı çoğu, eksiği fazlası olmaz. hayal ya bu, kırılıverir işte sadece.

sanırım bu yüzden herkesin mutlaka hayatında bir ya da birkaç kere bunun okkalısını tattığını düşünüyorum. kafa kafaya gidiyoruz hayal kırıklıklarında, yarışacak bir kulvarın olmaması kötü tabii ama.. neyse. yine de, ne kadar hayal kırıklığı yaşarsa yaşasın insan, "yakın" olarak görülenlerin yaptıkları ayrı bir yer ediyormuş musallat kırıklıkların arasında. ben bunu gördüm son birkaç haftada, hem de öyle bir-iki kere değil..

çok sağolsunlar.